18 Ağustos 2026 Salı

Behruz Moazami (1950-2026)

(İranlı devrimci ve Patrick G. O' Keefe Distinguished Professor of History at Loyola University New Orleans)

Bu bir ölüm yazısı (obituary). Ama yayınlanmak üzere yazılmadı. Çünkü Behruz, Türkçe’de yayınlanmış bir kitabı dışında Türkiye’de bilinen bir kişi değil.[1] Onu tanıyan ve onunla bir süre dostluk ilişkisi yaşamış Türkiyeli ise iki elin on parmağını (belki de bir elin beş parmağını) herhalde geçmez. Diğer yanda onunla elli dört yıl önce karşılaşmış ve ölümüne kadar dostluğunu sürdürmüş bir Türkiyeli olarak ise herhalde sadece ben varım. Bu kadar uzun bir dönemde, siyasal yaşamın ve bir ölçüde de günlük yaşamın bin bir değişik ortamında onunla birlikte deneyler yaşamış birisi olarak, Behruz hakkında ve onunla dostluğumuz hakkında bir şeyler yazmak, yayınlanmayacak bile olsa, kaçınılmaz oldu benim için.

Bir başka ifadeyle bu metin ile, çok eski bir arkadaşım için belki de tek başına okuyacağım bir ‘obituary’ yazmış oldum. Tabii ortaya çıkan metnin bir ölüm yazısı için biraz uzun olduğunu ben de fark ediyorum. Oysa mümkün olduğunca kısa yazmaya çalışmıştım. Ancak bu göreceli uzunluğun, benim anı anlatma iştahımla ilgili olmadığı kanısındayım (zaten o türden bir düşkünlüğüm olmadığını beni tanıyan herkes bilir.)

Onun ölüm haberini aldığım günün gecesinde bir kronoloji çıkardım Behruz’la birlikte olduğumuz yerleri ve tarihleri içeren: Şam-Beyrut-Tripoli (1972-1974), İstanbul (1977), Ankara (1978), Diyarbakır-Gaziantep-Van (1978), Paris (1983-1991), New York (1993-1994), Paris (1998), İstanbul (2005), New Orleans (2016) ve Berlin (2018). En son 2022 Temmuz’unda, o dönemden İranlı, Filistinli, Türkiyeli ve Lübnanlı yoldaşlarla Beyrut’ta bir tür ''50. yılında silahlı mücadeleyi anma buluşması''(!) yapmayı planlamıştık ama Kovid nedeniyle gerçekleştiremedik bunu. 

Sanırım bu kronolojik liste aşağıdaki metnin uzunluğu konusunda yeterli bir açıklama olabilir. Bu arada elli küsur yıllık bir dönemi kapsayan bu metinde 1972 ile 1991 arasındaki yaklaşık yirmi yılın ağırlıkta olduğunun da farkındayım. Sanırım o da doğal. Çünkü Türkiye, İran, Suriye, Lübnan, kısacası Orta Doğu yıllarımızda ve daha sonraki Fransa göçmenlik yıllarımızda Behruz’la çok daha yoğun bir ilişkimiz olmuştu.

Behruz’la ilk kez bir Filistin askeri eğitim kampında karşılaştık. Ben 26 Nisan 1971 tarihinden itibaren Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın arananlar listesindeydim ve saklanma koşulları iyice zorlaşınca Aralık 1971’de Suriye’ye geçmiştim. Şam’a varışımızdan bir süre sonra, orada yapacağımız askeri eğitim koşullarını görmek üzere, Şam’ın Hammuriye yöresinde bulunan bir El Fetih askeri kampına gitmiştik. Herhalde Ocak 1972’nin ilk haftalarında bir gün olmalı, orada Behruz’la karşılaştık. Hemen hemen aynı yaşlardaydık. O birkaç yıl önce İran’dan (daha doğrusu Tahran’dan) ayrılmış ve New York’ta fizik eğitimine başlamış. Ama bir süre sonra eğitimini yarıda bırakıp, Filistin kamplarında askeri eğitim görmek üzere kısa bir süre önce Suriye’ye gelmiş. O kampta sanırım birkaç gün kaldık ve bu sürede daha da yakınlaştık. Kamptan ayrıldıktan sonra, çok değil birkaç hafta sonra onunla bu kez Suriye Muhaberatı’nın bir gözaltı hücresinde karşılaşacaktık.

1972’nin Şubat başlarında bir akşam üzeri, iki arkadaşımla birlikte, El-Fetih’in Şam’daki bürosu olan Telati Aşriyn’e (‘Mekteb 23’) gitmiştik Abu Cihad’ı görmek üzere. Telati Aşriyn’e varışımızdan kısa bir süre sonra bazıları asker üniformalı bazıları sivil giyimli dört-beş kişi geldi büroya. Orada bulunan bir Filistinli yetkili ile bir şeyler konuştular ve ardından yanımıza geldiler. Kendileriyle gelmemizi istediler. Filistinli yetkiliye ‘bunlar kim’ diye sorduk. Onlar da ‘Muhaberat’ yanıtını verdiler. Yani Suriye istihbaratı. Henüz Suriye’de çok yeniydik ama, bu ülkede her yerde hazır ve nazır olan bu kötü ünlü devlet örgütünden haberdardık elbette. Belli ki Filistinlilerin o durumda pek söz söyleme hakları yoktu. Zaten belki de onlar çağırmıştı Muhaberatı büroya bizleri almaları için. Daha sonra öğrendiğimize göre, kısa bir süre önce Suriye hükümeti, Filistin örgütlerinde bulunan yabancı -yani Filistinli olmayan- ‘fedai’lerin Suriye topraklarından çıkarılmasına dair bir karar almıştı. Bizler de bu karar çerçevesinde ülke dışına çıkarılmak üzere tutuklanmış ‘Filistinli olmayan’ ya da ‘yabancı kökenli’ fedai’ler oluyorduk.

Muhaberat’ın adamları eşliğinde bürodan çıktıktan sonra bir askeri araca bindirildik. Kısa bir süre sonra da, yine Şam’ın merkezinde bulunan, Filistinlilerle ilgili Muhaberat merkezinin alt katındaki nezarethaneye konulduk. Orada bizden az önce getirilmiş beş Türkiyeli daha vardı. Bunlar Malatya çevresinden gelmiş THKO’lu Türk ve Kürt gençlerdi. Çok geçmedi, daha birkaç hafta önce tanıştığımız Behruz da getirildi oraya. Sanırım 3x6 ya da 3x7 metre ebadı olan hücrede dokuz kişi olmuştuk.

Atıldığımız bu hücrede bir ay kalacaktık. Doğal olarak bu sürede Behruz ile daha da yakınlaştık. Haftalarca bu küçücük hücrede, günde sadece yarım ya da bir saatlik havalandırma dışında ne yapılır tahmin etmesi zor değil. İkili üçlü gruplar halinde sohbet etmek, siyaset üzerine konuşmalar, şakalaşmalar, arada türkü söyleme ya da dinlemeler, birbirimize hikayeler anlatmalar vs. Tabii bu koşullarda Behruz’la en fazla yakınlığı olan bendim. Yarım yamalak da olsa biraz İngilizcem vardı, diğer arkadaşların çoğu hiç İngilizce bilmiyordu.

Behruz ve Ben (1972 Yılındaki Halimiz)

O sıralarda içinde bulunduğumuz silahlı mücadele süreci, doğal olarak bizi daha da yakınlaştıran önemli bir faktördü. On yıllarda Şah diktatörlüğüne karşı dövüşen pek çok İranlı devrimci gibi, Behruz için de silahlı mücadele stratejik bir öneme sahipti. O kadar ki, 19. Yüzyılın Rus Narodniklerini hatırlatır tarzda, örneğin Şah’a yönelik başarılı bir suikast eyleminin İran’da hızlı bir rejim değişikliğinin, hatta belki de devrimci bir değişimin yolunu açacağını inanarak söylüyordu. Ben biraz daha farklıydım, bu konuya onun kadar stratejik boyutlarda yaklaştığımı düşünmüyorum. Her şeyden önce o günün Türkiyesinde o halimizle Türk ordusu ve güvenlik güçleri karşısında ciddiye alınacak bir askeri güç oluşturabileceğimize inanmıyordum. Ama tabii yine de, 1960’ların ikinci yarısından itibaren dünya solunun özellikle genç kuşaklarını sarmış olan silahlı mücadele romantizmine uzak birisi olduğum söylenemezdi.

Bu tutukluluk sürecinden birkaç anı aktarayım Behruz’la ilgili. Dokuz kişi tıkıldığımız o hücrede çok kısa bir sürede hepimiz bitlenmiştik. Bir gün Behruz bu olayı ilginç bir tür protesto eylemine dönüştürmemizde öncü bir rol oynadı. Kaldığımız hücre, Muhaberat ofisi askerlerinin yatakhanesine açılıyordu. Kapının üzerinde demir parmaklıklı bir açıklık vardı. Görevli askerlerle buradan haberleşiyorduk. Behruz bir gün hepimize seslendi ve üzerinde bulduğu nispeten büyükçe bir biti bize gösterdi. Ardından ‘susun’ işareti yaptı. Sonra ayağa kalkıp kapıya doğru gitti, demir parmaklıklı açıktan askerlerin yatakhanesini inceledi ve parmakları arasında tuttuğu biti en yakın yatağın üzerine bir fiske ile fırlattı. Takip eden günlerde her tutuklu ara ara bu ‘eylem’i sürdürdük. Bir-iki hafta içinde Muhaberat ofisindeki asker-sivilerin muhtemelen çoğu bizler gibi bitlenmiş olmalıydılar.

Behruz’la ilgili bir diğer anı da, o gözaltı merkezindeki bir haftalık açlık grevine dair. Tutukluluğumuzun üzerinden bir süre geçtikten sonra, baktık hala Lübnan’a gönderilmiyoruz, açlık grevine başladık. Çok zaman geçmedi, sanırım grevin üçüncü günü grevci kadromuz epey fire verdi. Beş arkadaş açlık grevini bıraktı. Behruz, Hüseyin (Onur), Nurettin (Öztürk) ve ben grevi devam ettirdik. Bu olay tabii aramızdaki yakınlığı bir tür ‘silah arkadaşlığı’na da dönüştürdü diyebilirim.

Sanırım grevin 7. günündeydik. Bir açlık grevinin dayanması en zor dönemi henüz geçmemişti. Muhaberat yetkililerinin dikkatini çekmek üzere bir şeyler yapmamız gereğini konuştuk. Suriye Muhaberatı için önemli tutuklular olmadığımızı biliyorduk. Bizi Suriye devleti ile uyumlu olmaya gayret eden Filistin örgütlerinin üyesi olarak görmedikleri, sadece kendi ülkelerinde değil muhtemelen başka ülkelerde de yasaları çiğneyebilecek tipler olarak gördükleri muhakkaktı. Dolayısıyla onlar da bir an önce bizden kurtulmak istiyorlardı herhalde. Bu durum dikkate alındığında tutukluluğumuzun uzaması, muhtemelen bürokratik hantallıkla ilgili olmalıydı. Zaten Suriye’ye geldikten ve ayrıca Filistin örgütlerinin kadrosunu ve yapısını birazcık tanıdıktan sonra, dünyanın bu bölgesinde bürokratik baştan savmacılığın akıl almaz düzeylerde olduğunu görmek zor değildi. O yüzden biraz zorlarsak bizi hızla başlarından atarlar diye düşündük.  

Bunları dikkate alarak alarak, aramızdan birinin açlık grevinin etkisiyle ciddi bir sağlık problemi yaşamakta olduğu izlenimi vermesine karar verdik. Behruz, ‘tamam bu havalandırmada ben bir ara yere yıkılırım, siz de başıma toplanıp gürültü koparırsınız’ dedi. Birkaç saat sonra da, havalandırmanın bir anında yere yıkıldı. Biz hemen yanına koştuk, bir iki arkadaş da muhafızlara haber verdi. Askerler Behruz hariç hepimizin içeri girmesini istediyse de kimse hücreye dönmedi. Askerler biraz şaşırmışlardı. Sonra bir yetkili geldi, ardından da bir doktor. Doktor Behruz’u muayene etti. O hala başarılı bir şekilde rolünü sürdürüyordu. Ama tüm reaksiyonları aynı zamanda oldukça doğaldı da, çünkü yedi günlük mutlak açlığın, her birimizde  bir doktorun rahatlıkla tespit edeceği kimi fizyolojik değişimlere yol açacağı kesindi. Doktor kaç gündür yemek yemediğimizi sordu ve gitti. Bizler de hücreye döndük.

Akşam saatlerinde bir asker geldi ve yukarıda bir El Fetih yetkilisinin bizlerden iki kişi ile görüşeceğini söyledi. Behruz ve ben, asker tarafından havalı bir ofis odasına götürüldük. Odada Muhaberat görevlisinin yanı sıra -şu anda ismini hatırlamıyorum- El Fetih’in önde gelen bir yetkilisi vardı. O zamanlar bizde Arapça neredeyse sıfırdı, o yüzden biraz İngilizce konuştuk. El Fetih yetkilisi bize övgü dolu sözler söyledi. Ardından da hem Muhaberat görevlisi hem de El Fetih yetkilisi, ertesi sabah erken saatlerde bir El Fetih askeri aracıyla Lübnan’a götürüleceğimizi söyledi. Yalnız şart olarak hemen o akşam açlık grevimize son vermemizi istediler. Biz de kabul ettik ve yedinci günün gecesinde grevi bitirdik.

Ancak ne ertesi gün ne takip eden günlerde Lübnan’a götürülmedik. Bir hafta daha geçti. Yine bir hareketlilik olmadı. Artık tutuklulukta bir ayı doldurmak üzereydik. Muhtemelen Suriye bürokrasisinin çarkları gibi, El Fetih bürokrasisinin çarkları da fazlasıyla yavaş işliyordu. Bu durumda tüm tutuklular konuyu tartıştık ve o gün havalandırmaya çıktıktan sonra içeri girmeyerek bir tür isyan çıkarmaya karar verdik. Havalandırma sonunda askerlerden biri her zaman yaptığı gibi içeri girme çağrısı yaptı. Biz bahçenin kapıdan daha uzak bir kısmına doğru gittik ve askere, serbest bırakılana ya da Lübnan’a gönderilene kadar içeri girmeyeceğimizi söyledik. Biraz sonra sekiz-on asker daha geldi. Ardından kalaşnikovlu üç beş asker daha geldi. Silahsız askerler üzerimize geldiler ancak birkaç itişmenin ardından fazla ileri gidemeyeceklerini anladılar. O anda muhtemelen bizleri, hiç bilmedikleri ülkelerde kanun dışı işler yapmış ve buralara Filistin örgütlerinin saflarında İsrail’e karşı savaşmaya gelmiş ‘gözü dönmüş fedai’ler olarak görüyor olabilirlerdi.

Biraz sonra bir yetkili askerleri geri çağırdı. Bir saat kadar sonra El Fetih’ten olduğunu söyleyen biri göründü. Bizlere bir saate kadar bir aracın geleceğini ve Lübnan’a götürüleceğimizi, ama artık içeri girmemiz gerektiğini söyledi. ‘Vallahi…’ falan diye üzerine basarak garanti vermeye çalıştı ama biz yine de girmeyeceğimizi söyledik.

Bir saat kadar sonra o Filistinli ve Muhaberat’ın artık tanıdığımız yetkilisi yanımıza geldi ve teker teker yukarı çıkıp, ‘Bir daha Suriye topraklarına girmeyeceğimize’ dair beyanda bulunacağımız bir kağıdı imzalamamızı istedi. Önce kim gitti hatırlamıyorum. O geri döndüğünde, konunun gerçekten de beyan kağıdı imzalanması olduğunu anladık ve hepimiz teker teker çıkıp imzaları attık. Biraz süre sonra da El Fetih’e ait bir askeri araçla Lübnan’a doğru yola çıktık. Yanımızda Suriyeli muhafızların yanı sıra birkaç Filistinli fedai de vardı. Bir saat sonra Filistinli örgütlerin Suriye’den Lübnan’a geçişleri için kontrol ettikleri bir noktaya ulaşmıştık. Lübnan topraklarına girmeden az önce Suriyeli muhafızlar ayrıldı. Bizler ise Bekaa içlerinde Halve’de bulunan El Fetih üssüne ulaştık. O gece orada kaldık. Ertesi sabah Kuzey Lübnan’a Tripoli’deki bir El Fetih kampına götürüleceğimiz söylendi. Sanırım yolda Behruz bizden ayrıldı. Beyrut’taki yoldaşlarıyla buluşacaktı.

Behruz’la bu maceradan birkaç ay sonra Suriye’ye dönüp Hammuriye kampında askeri eğitime başladığımızda karşılaşacaktık. Belli ki Lübnan sadece bizler için değil, Behruz için de Suriye’den çok daha güvensiz bir yerdi. O yüzden daha birkaç ay önce, bir daha asla Suriye topraklarına girmeyeceğimize dair belge imzaladığımız halde yine bu ülkeye dönmüştük.  Hammuriye kampında Türk ve Kürtlerin dışında az sayıda Eritreli ve Nijeryalı’nın olduğunu hatırlıyorum. Bir de tabii farklı örgütlerden İranlılar vardı. Bunlar arasında açık bir şekilde kendilerini Müslüman ya da Müslüman Marksist olarak ilan edenler de bulunuyordu. Behruz ise, kökenleri Musaddık’ın Milli Cephe’sine kadar giden seküler Marksist bir örgütün üyesiydi.

O günlerde Behruz’u, bizim Türkiyelilere en yakın İranlı olarak hatırlıyorum. Birlikte hapislik deneyimiz de olduğu için, kamptaki  pek Türk ve Kürt’ü isim isim tanıyordu. Epey muzip bir kişiliği olduğu için de, bizim gruptaki bazı arkadaşlarla ince ince alay etmeyi hiç ihmal etmezdi. Hatta bazılarına ilginç isimler de takmıştı. Benzer bir şeyi ben de İranlı kamp sakinleri ile ilgili olarak yapmaktaydım. Hele bunlardan bir tanesi vardı ki, ona çok özel bir isim takmıştım.

Söz konusu İranlı, muhtemelen Mollalar hareketine bağlıydı. Ama biz tabii o zamanlar pek Mollalar’ı falan bilmediğimiz için, onu sadece Şah rejimine direnen herhangi bir Müslüman örgütün üyesi olarak biliyorduk. Diğer İranlılardan oldukça farklı bir tipolojiyi temsil ediyordu bu adam. Bir defa bizden daha yaşlıydı. Yirmilerin sonlarında ya da otuzların başlarındaydı. Çoğumuzun en fazla 23-24 yaşlarında olduğumuz düşünüldüğünde, elbette bu kadarcık yaş farkı o zamanlar bize çok geliyordu. Yine diğer İranlılardan farklı olarak dinlenme saatlerinde hep geleneksel Arap entarisi ile dolanırdı ortalıkta. En ilginci de, kampta birileri büyük bir ağaca bir salıncak kurmuştu. Bu adam orada sallanmayı pek seviyordu. Biz de biraz istihza ile bakıyorduk, bu nispeten yaşını başını almış entarili adamın salıncakta sallanışına. Onun diğer İranlılar’la yakınlaştığını, şakalaştığını falan da pek görmüyorduk. Zaman zaman yemeğini de yalnız yiyordu. Hatta arada sırada bir kenarda günlük yemekte verilenlerin dışında mevya yerken görüldüğünü söyleyenler de vardı.

Behruz’la birlikte bir isim takmıştık bu adama. Bu isim, bizim silah hocasının -müderris- Sovyet yapımı bir ağır makineli tüfeği bize takdim edersen söylediği bir cümleden ilham alınarak ortaya çıkmıştı. Bir gün bu kocaman silahı önümüze getirdikten sonra müderrisin ilk sözü şu olmuştu: ‘Hedihi ahsen silah fiddünya’! Yani, ‘İşte dünyanın en güzel silahı’ ya da ‘Dünyanın en iyi silahı budur’ gibi bir şey. Tabii o zamanlar silahlarda bir güzellik buluyorduk ve ayrıca da kabul etmek gerekir ki, neredeyse her türlü silah sanki estetik olarak bayağı güzel görülebilecek bir şekilde dizayn edilmişti. Ama yine de, bizim müderrisin bu silahı özel olarak adeta bir sanat eseri gibi takdim etmesini komik bulmuş ve bu cümleyi arada şaka yollu başka şeylere ilişkin olarak da kullanmaya başlamıştık.

Bir gün Behruz bu adamın çok bireyci bir tip olduğunu söylediğinde, ben birden ‘Ahsen individualist fid dünya’ demiştim. Yani biraz bozuk bir Arapça ile ‘Dünyanın en bireyci adamı’ gibi bir şey. İsim Behruz’un da çok hoşuna gitti ve kısa sürede özellikle İranlıların arasında yaygınlaştırdı bunu. 2005 yılında, demek oluyor ki neredeyse otuz küsur yıl sonra Behruz’la İstanbul’da bir araya geldiğimizde -annesiyle Ankara’da buluşmak üzere New York’tan gelmişti Türkiye’ye- bir ara bu olayı hatırladım ve ona, ‘O Ahsen individualist fid dünya’dan bir haber var mı, ne oldu o adam’ diye sordum. Behruz onun şu anda İran’ın güçlü yöneticilerinden biri olduğunu ve gerçek adının Mohsen Rafighdoost olduğunu söyledi. Devrimden sonra bu Rafighdoost, Pasdaran’ın yani Devrim Muhafızlarının örgütlenmesinde önemli bir rol oynamış ve 1988’e kadar Devrim Muhafızları Bakanlığı’nın başında bulunmuş. Bu demekti ki, 1980’li yıllarda İran cezaevlerinde bulunan binlerce belki de onbinlerce muhalifin katledilmesinde önemli rolü olmuştu.

Behruz bunları anlattıktan sonra ekledi: ‘Şimdi dedi, seninle birlikte Tahran’a gitsek, o adam seni Tahran Hilton’da misafir eder ve ‘biz bu arkadaşla Filistin’in kurtuluşu için beraber dövüştük’ demek üzere seni televizyona çıkartmaya kalkışır, beni de idam edilmek üzere Evin cezaevine yollar’. (Bunları yazarken internette biraz araştırdım. Rafighdoost 1990’ların başlarından itibaren, bu kez de İran Ulusal Petrol Şirketi’nin ardından ülkenin ikinci büyük ticari kuruluşu ve Orta Doğu’nun en büyük holdingi olan Mostazafan Vakfı’nın başına geçmiş ve İran siyasi, ekonomik ve askeri eliti içindeki imtiyazlı konumunu günümüze kadar sürdürmüş.)

Hammuriye kampından, Behruz’la yıllar sonra üzerinde konuşacağımız bir diğer anı ise, iki genç kardeş İranlı ile ilgiliydi. Bir gün kampa iki genç geldi. ‘Genç’ deyince biraz yadırganabilir belki ama şöyle. Yani biz de gençtik de bunlar bize bile çok genç görünüyorlardı. Muhtemelen 18-19 yaşlarındaydılar. Tanışma sırasında bizlere İngilizce olarak Afganistan’dan geldiklerini söylediler. Bizse hiç duymamıştık Afganistan’da krallık rejimine karşı bir silahlı mücadelenin yürütülmekte olduğunu. Behruz da bilmiyormuş. Ancak birkaç gün içinde bu gençlerle sohbet ederken bir şey dikkatimizi çekmeye başladı. Biz diyelim onlara, Afganistan’da sol hareket, silahlı mücadele örgütleri ya da Afganistan’ın tarihi ya da sosyolojik yapısı veya işçi ya da sendika hareketi üzerine sorular sorduğumuzda, bunlar genellikle Afganistan konusunu hızla geçiyor ve bize İran’la ilgili açıklamalar yapıyorlardı. Yani işte ‘Afganistan’da işçi sınıfı çok zayıf, ama İran işçi sınıfı ve işçi hareketi gerçekten güçlüdür’ veya ‘Afganistan’da sol zayıf ama İran’da çok güçlüdür’ falan gibi. Tabii bir süre sonra bunların İran’lı devrimciler olduklarını ama yeni öğrendikleri ve doğal olarak pek içselleştiremedikleri ‘gizlilik’ ilkeleri nedeniyle kendilerini Afganlı olarak tanıttıklarını anladık. Muhtemelen Afganistan’dan Filistin örgütlerine pek militan gelmediğini duymuşlardı ve büyük bir naiflikle kendilerini böyle gizlemeye çalışıyorlardı.

Bu durumu bir süre sonra hepimiz fark ettik ama bunu hiçbir zaman yüzlerine vurmadık. Aramızda  onların adı hep ‘Şebap Afgani’ (Afganlı genç arkadaşlar) olarak kaldı. Zaten çok uzun kalmadılar kampta. Bir gün Behruz’a sormuştum bunların hangi örgütten olduklarını. O da çok iyi bilmiyordu ama yeni ortaya çıkmış küçük bir örgütten olabileceklerini söylemişti. Otuz küsur yıl sonra İstanbul’da Behruz’la ‘Ahsen individualist fid dünya’ üzerine konuştuğumuzda, birden Şebap Afgani de geldi aklıma. ‘Ne oldu o genç çocuklar biliyor musun’ diye sorduğumda Behruz, ‘onlar dedi, devrimi göremediler. Suriye’den döndükten birkaç yıl sonra polisle girdikleri bir çatışmada öldürüldüler’.

Hammuriye kampında bir gün, Behruzların örgütünün lideri ile de karşılaştım. Behruz onu bizlere Hamid olarak tanıştırdı. Gerçek ismini ise elli küsur yıl sonra öğrenecektim: Khosrow Parsa. Filistin örgütüne katıldığımızda hepimiz bir kod adı (‘ism-el hareke’) alırdık. El Fetih kimlik kartımızda da bu isim yazılı olurdu. Bu yüzden Behruz da 1990’ların başlarına kadar benim için daima ‘Abu Mahmud’ idi. O da bana ‘Mahcub’ diye hitap ederdi. Çünkü ben de, Suriye’ye gelişimden altı ay kadar önce idam edilen Sudan Komünist Partisi lideri Abdulhalik Mahcub’u düşünerek Mahcub Seyit Ali ismini almıştım. Birbirimize gerçek isimlerimizle hitap etmeye ancak 1990’lı yıllarda başlayacaktık. Hamid’e gelince, o bizim kadar genç birisi değildi. Behruz’dan on-onbeş yaş büyüktü. O zaman bile bir gerilladan çok ağırbaşlı bir üniversite hocasını andırıyordu. (Hamid’le sonraki ikinci karşılaşmamız 2018 yılında Berlin’de gerçekleşecekti.)

Behruz bir süre sonra Beyrut’a döndü. Bu tarihten sonra onu sadece o Şam’a geldiğinde görüyordum. Sonra araya bayağı uzun bir ayrılık dönemi girdi. Ben 1973 yılının on ayını Suriye’de hapiste geçirecektim. Bir arkadaşla birlikte Türkiye’den dönüşte Suriye askerleri tarafından yakalanmıştık. Daha bir yıl önce ‘Suriye topraklarına bir daha girmeyeceğimize dair’ imzalı beyanda bulunduğumuz için, bu kez hapisliğimiz biraz fazla sürecekti. Hapisten çıkarılıp bir kez daha Lübnan’a sürüldüğümüzde,  Türkiye’de siyasi durumun değişmekte olduğunu öğrendik. Cumhuriyet’in ilanının 50. Yılı vesilesiyle bir genel affın çıkacağı konuşulmaya başlamıştı.

Sonra yine Şama döndük tabii. Bir ara Beyrut’a gittiğimde bu kez nihayet Behruz’la buluşabildik. Bir buçuk yıl aradan sonra ilk kez bir araya geliyorduk. O artık Beyrut’ta yaşıyordu. Bu buluşmamızda doğal olarak Türkiye ve İran’daki gelişmeleri konuştuk. Ayrılmadan önce ona, önümüzdeki bir yıl içinde Türkiye’ye yasal olarak dönme imkanının doğabileceğini söyledim. Ama Türkiye artık gözümde güvensiz bir ülkeydi, o yüzden ileride gereken bir durumda kullanmak üzere bana bir sahte pasaport ayarlamasını söyledim ve iki fotoğrafımı verdim kendisine. Aradan birkaç ay geçti. Bir gün Şam yakınlarındaki evimizin kapısının önünde bir motorsiklet sesi duydum. Dışarı çıktığımda gördüğüm manzara pek hoştu. Behruz kocaman bir motorsikletle gelmişti Beyrut’tan. Oturup biraz konuştuktan sonra bana bir zarf uzattı. Zarfın içinde, Salah Ben Ahmad adına düzenlenmiş bir Tunus pasaportu vardı. Yaklaşık yedi yıl sonra, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından bu pasaportla çıkacaktım Türkiye’den.

Bu Behruz’la Suriye’deki son görüşmemiz olacaktı. Ben 1974 sonunda Türkiye’ye döndüm. O  ise 1979 İran devrimine kadar Beyrut’ta kaldı. Bundan sonra Behruz’u ancak iki yıl sonra 1976’nın Nisan ya da Mayıs’ında İstanbul’a geldiğinde gördüm. İlk karşılaştığımızda fark ettim, topallıyordu. Sorduğumda, bir süre önce Beyrut Hilton’undaki çatışmalarda yaralandığını ama yarasının iyileşmeye başladığını söyledi. O sıralarda gazetelerde, Beyrut’un en ünlü otellerinin bulunduğu bölgede Amal, Filistin örgütleri ve Lübnan sol örgütleri ile Falanjistler arasındaki şiddetli çatışmalarda oteller bölgesinin merkezi bir konumda olduğunu okumuştum. Hatta çok sonraları bu olaylar, Lübnan iç savaşının ilk önemli çatışmaları olan ‘Oteller Savaşı’ olarak anılacaktır. Ben bu konudaki haberleri okurken, Behruz bu çatışmaların içindeymiş.

Behruz’a neden Türkiye’ye geldiğini sordum. Bana, Suriye’den İran’a -tabii ki Türkiye üzerinden- silah ve cephane geçirme planları olduğunu ve önümüzdeki aylarda Türkiye-Suriye sınırından Türkiye-İran sınırına kadar belirleyecekleri bir geçiş yolu üzerinde dikkatli bir keşif çalışması yapmayı düşündüğünü söyledi. Sonra da bu konuda kendilerine yardımcı olup olmayacağımı sordu. Bizler için artık -faşistlere karşı öz savunma anlamında- küçük çaplı silah bulundurma dışında silah, patlayıcı, roket atar, cephane vb. gibi şiddet araçlarının devri çoktan kapanmıştı. O sırada bir sendikada çalışıyordum, neredeyse tüm dünyam işçi hareketiydi. Ama tabii İran’da yıkılması gereken otokrat bir rejim vardı ve Behruz ve arkadaşları eski yoldaşlarımdı.

Bu tarihten sonra Türkiye’ye daha sık gelmeye başlayan Behruz’la birkaç kez İstanbul ve Ankara’da buluştuk. Sonra Suriye sınırından Diyarbakır’a kadar bir yolculuk yaptık ve birlikte İstanbul’a döndük. Bir başka gelişinde bu kez Gaziantep’te buluştuk, oradan Van’a gittik. Bir ya da iki gün Van’da kalıp oradan Türkiye-İran sınır kapısı olan Gürbulak’a gittik. Bu seyahatlerde Behruz’un bütün gözlemi, Türkiye-Suriye sınırından Türkiye’ye girecek yabancı plakalı bir otomobilin, hangi koşullarda Gürbulak sınır kapısına kadar gideceği üzerineydi. Bu vesileyle ben de hayatımda ilk kez Gürbulak’a gelmiştim. Bir anlamda sınırın sıfır noktasındaydık. Yıl 1977 olduğuna göre, biraz ötesi Behruz’un sekiz yıl önce ayrıldığı İran’dı. Her bir şeyi tam hatırlamıyorum ama onda öyle nostaljik bir hava olduğunu zannetmiyorum. Hatta bir ara sınır kapısından uzaklaştık. Etrafta hakim olan çorak bir arazi manzarasıydı. Türkiye nerede bitiyor, İran nerede başlıyor belli değildi. Biraz dolandık ve sonra kahkahalar atarak İran topraklarına doğru birlikte işedik. İran devrimi henüz ufukta görünmüyordu. Ve Behruz -ve tabii ben de- oraya ulaştırılacak o kıytırık silahların Şah rejiminin devrilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini düşünebiliyorduk. Sonra birlikte Ağrı’ya gittik. Behruz oradan Suriye’ye dönmek üzere güneye yöneldi. Ben de Erzurum üzerinden İstanbul’a döndüm.

Yaklaşık bir yıl sonra yeniden İstanbul’da buluşacaktık. Artık 1978 yılında İran’da Şah rejimine karşı gösteriler başlamıştı. Behruz’a İran’da neler olup bittiğini sormuştum. ‘Carter sayesinde’ demişti. 1976 yılında Başkan olarak göreve başlayan Demokrat Partili Carter, emperyalizmin şahinler politikasından dönmeyi amaçlamış ve Sovyetler ve sosyalist dünyayı ‘İnsan Hakları’ sorunu çerçevesinde sıkıştırma politikasını gündemine almıştı. Bu durumda da İran gibi ABD dostu otokratik rejimlere, görünüşte de olsa bazı reform adımları atmaları konusunda baskı yapıyordu. Behruz’a göre Şah rejiminin çok sınırlı da olsa bu yumuşama politikası, muhalefete ve halka güven vermişti. Baskı rejiminin açtığı küçük yarıklardan daha sonra devasa boyutlara varacak gösteriler doğmuştu. 

İlginç bir şekilde o yıllarda Behruz’la karşılaştığımızda, pratik siyasi çalışmalarımız, örgütsel sorunlar ya da teorik perspektifler vb. üzerine çok fazla konuşmazdık. Bunun nedeni belki de, tüm yaşamı militan siyasetle dolu iki eski arkadaş olarak bir araya gelişimizi, siyasetten biraz olsun uzaklaşmak için bir fırsat olarak görme isteğimizdi. Ama bunun yanı sıra şu da vardı tabii. Özellikle küçük sol örgütler söz konusu olduğunda, her ülkenin sol hareketlerinin ifade ettiği o olağanüstü karmaşanın bilincindeydik. O yüzden o konularda detaylı konuşamayacağımızı biliyorduk. Ayrıca sanırım şu faktör de önemliydi. O yılların soldaki en temel ideolojik ayrım çizgileri konusunda Behruz’la benzer konumlarda sayılırdık. 1970’lerin dünyasında, Sovyet komünizmi (Stalinizm) ve Maoculuk, özellikle de Türkiye ve İran gibi ülkelerin solunda çok etkiliydi. Behruz da ben de, bu iki ana akımın etkisi altında olmayan hareketlerin içindeydik. Behruz’un örgütü (ilk dönemlerde Yıldız grubu olarak anılıyordu), bir süre Halkın Fedaileri ile birleşme sürecine girmişti. Ne var ki bu süreç başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü özellikle Stalin, Stalinizm ve örgüt içi demokrasi gibi konularda aralarında büyük anlaşmazlık çıkmıştı. Behruz ve arkadaşları, Halkın Fedaileri Hareketini Stalin mirasına tartışmasız bağlı ve örgüt içinde demokrasiyi tamamen reddeden bir politik hareket olarak değerlendirmişler ve sonuçta birleşme gerçekleşmemişti. Bu tarihten sonra da hareketleri, Komünist Birlik Örgütü adını alacaktı. Ben ise, 1970’lerin ikinci yarısında Hikmet Kıvılcımlı’nın örgütsel ve teorik mirasını benimseyen bir hareketin içindeydim. Dolayısıyla bu temel konularda Behruz’la oldukça yakın bir konumdaydık. 

İran devrimi Şubat 1979’da gerçekleşti ve oldukça uzun bir süre Behruz’dan haber alamadım. Hemen İran’a dönmüş olmalıydı. Sonra da bizde 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşti. Behruz’la ancak üç yıla yakın bir aradan sonra bağlantı kurabilecektim. 1981’in başlarında uzun bir telefon konuşması yapmıştık. Ben Londra’daydım o ise Tahran’daydı. Rollerimiz değişmişti. Bu kez o ülkesinde ben ise ülke dışındaydım.

Ardından yine bağlantımız koptu. Zaten o 1981 yılı, Mollalar rejiminin sola karşı en şiddetli baskı ve terör kampanyalarını sürdürdüğü bir yıl olacaktı. İki yılı aşkın bir süre Behruz’dan hiç ses gelmedi. Bu ister istemez bana, onun da bu baskı ve terör kampanyasının kurbanı olabileceğini düşündürüyordu. 1982 yılının sonlarında, siyasi mülteci statüsü alamadığım İngiltere’den ayrılmış ve Paris’e gelmiştim. 1 Mayıs 1983 günü Paris’teki 1 Mayıs gösterisindeydim. CGT’nin geleneksel 1 Mayıs gösterisiydi ve onun dev kortejinin ardından, Türk ve Kürt sol örgütlerinin kortejleri geliyordu. Bir ara onların bulunduğu yere doğru yöneldim. O dev kalabalıkta tanıdığım pek insan yoktu. Ama işte bir yerde birdenbire Behruz çıktı karşıma. O beni Londra’da zannediyormuş, bense onun için bayağı kötü şeyler düşünüyordum. Herhalde İran’da saklanıyordur veya hapisanededir ya da idam edilmiştir gibi. Gerçekten de Behruz, rejimin sola karşı baskıları şiddetlenince bir süre İran’da saklanmış ama koşullar iyice zorlaşınca ülkeden çıkmak zorunda kalmış. Birkaç aydır Paris’te yaşıyormuş.

Bu tarihten itibaren yaklaşık sekiz yıl boyunca Paris’te birbirimizi sık sık görme fırsatımız oldu. İlginç bir şekilde benzer işleri yapıyorduk. Behruz ve arkadaşları her ne kadar hala Komünist Birlik Örgütü adı altında siyaset yapıyorlarsa da, özellikle ülke dışındaki kadroları için teorik faaliyet merkezi bir konum almıştı. Paris merkezli Andisheye Rahai ( Emansipasyon Düşüncesi) adlı bir teori dergisi çıkarıyorlardı. İdeolojik ve teorik olarak birbirimizden çok uzak sayılmazdık. Ama tabii bizlerden farklı olarak onlar için, silahın siyasetteki yeri azalmış da olsa hala önemliydi.

Diğer yanda bir ortak noktamız da göçmenlik yaşamının benzer zorluklarıyla boğuşuyor olmamızdan kaynaklanıyordu. Artık çok da genç olmayan nispeten deneyli devrimciler olarak dilini hiç bilmediğimiz bir ülkede bulmuştuk kendimizi. 1990 yılından şu anı, o yıllardaki halimizi yeterince iyi anlatır. Behruz Paris’in 15. Arrondissement’ında Printania adlı bir otelde gece bekçisi/resepsiyonist olarak çalışıyordu. O sıralarda ben de iş arıyordum. Bir gün bana telefon etti ve çalıştığı otelin hemen karşısındaki Hotel de l’Ain’ın bir gece bekçisi aradığını söyledi. İki gün sonra ben de orada işe başladım. Aslında basit bir işimiz vardı. Akşam sekizden sonra bu küçük otellerin çok geleni gideni olmuyordu. O saatten sonra gece boyunca okuma hatta bazen yazma imkanı vardı. Tek zorluk, akşam saatlerinin yoğunluğu ve sabah yapılması gereken işlerdi. Sabah 5 gibi otelin küçük restoranında kahvaltı masalarını hizmete hazır hale getirmemiz ve ardından da otelin bir ya da iki büyük çöp bidonunu dışarı çıkarmamız gerekiyordu. Birimiz otelin önüne çıktığında diğeri onu rahatlıkla görebildiği için, o çöp bidonlarını genellikle aynı anlarda çıkarıyorduk. Sonra ya ben onun oraya gidiyor ya da o bana geliyor ve genellikle bir yerlerden bulduğumuz birer sigara yakıp sohbet ediyorduk. Arada da tabii, ‘on yıl önce Orta Doğu’nun altını üstüne getirmeye çalışan gerillalardık, şimdiyse Paris’te geceleri bu otelleri bekliyor, sabahları da çöp boşaltıyoruz. C’est la vie’ türünden laflar ediyorduk kahkahalar eşliğinde. 

Sanırım 1990 yılının ortalarıydı. Bir akşam Behruz telefon etti ve konuşmak üzere bana geleceğini söyledi. Şaşırdım ve biraz da endişelendim. Çünkü genellikle dışarıda ya da biraz daha geniş olduğu için onun evinde buluşurduk. Çok geçmedi geldi. Oturduktan biraz sonra fazla zaman geçirmeden söze girdi: ‘Dün gece, dedi, beni Tahran Evin cezaevinden aradılar!’ Bilinir Evin cezaevi, İran’ın en kötü ünlü cezaevlerinden biridir. Siyasi mahkumların doldurulduğu, işkencelerin ve idamların yaşandığı bir cezaevi. Telefonda, yakınlarda tutuklanan bir grup arkadaşından birisi varmış. Arkadaşı ondan, örgütün Tahran'da (ya da İran’da başka bir yerlerde) saklı olan silah ve mühimmatın yerlerini kendisine söylemesini istemiş!

Kısa bir süre önce Behruz, örgütlerinin büyük bir operasyona uğradığını, çok sayıda arkadaşının bir dizi baskınla göz altına alındığını söylemişti. Ayrıca Behruz’un örgütün askeri sorumlusu olduğunu da biliyordum. Tabii söz konusu silah ve cephaneler, 1977-1978 yıllarında Suriye'den çıkarılıp Türkiye üzerinden İran'a geçirilen malzemeydi. Arkadaşlarının işkence altında olduğu ve aralarından birinin, silahların saklandığı yere dair bilgiyi Behruz’dan istemek üzere zorla telefona getirildiği açıktı. Bir başka ifadeyle Evin cezaevinin işkencecileri yoldaşlarını, Tahran'dan beş bin kilometre uzaktaki Behruz'a şantaj yapmak üzere kullanıyorlardı. 

Behruz, silahların Tahran civarında birkaç yerde gömülü olduğunu ve yerlerine ait bilginin sadece kendisinde ve sanırım İsveç’teki bir diğer arkadaşında olduğunu söyledi ve bana ‘ne yapmam gerekir’ diye sordu. ‘Diğer arkadaşlarıyla konuşmadan önce dışarıdan biri olarak senin düşünceni almak istedim’ anlamında bir şeyler de söylediğini hatırlıyorum. Ben de, mollalar rejiminin o güçlü durumu dikkate alındığında, on küsur yıl önce Tahran'da bir yerlere gömülü olan o silahların ne politik ne de askeri olarak fazla bir değerinin olamayacağını söyledim. Dolayısıyla, sadece arkadaşları üzerindeki baskının azaltılmasını sağlamak için bile olsa, onlardan hemen vazgeçilmesi gerekir dedim. O da benzer düşündüğünü söyledi ve ayrıldı. 

Doğal olarak takip eden günlerde bu olayın nasıl geliştiği üzerine kendisine herhangi bir soru sormadım. Ne de olsa söz konusu olan, bir zamanlar o kadar büyük bir emek ve fedakarlıkla, büyük riskler alınarak Suriye'den İran'a kadar getirilmiş onca silah ve cephane hakkındaki bilgilerin, Evin cezaevindeki işkencecilere aktarılmasıydı. Paris'teki bir apartman dairesinden Evin cezaevine örgütsel bilgi aktarmak kolay bir şey olmamalıydı. 

Bir anlamda bu olaydan sonra Behruz’un göçmenlik yaşamı bir dönüşüm sürecine girdi. Bu olay aynı zamanda Mollalar rejiminin özellikle de Batı Avrupa’da yaşayan İranlı muhaliflere karşı cinayetlerinin arttığı bir döneme tekabül etmekteydi. Bu koşullarda Fransa, Behruz’un kişisel güvenliği için çok riskli bir ülke haline gelmişti. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde işlenen bu türden cinayetlere en son Şahpur Bahtiyar’ın öldürülmesi eklenmişti. Üstelik Mollalar rejiminin liberal muhaliflerinden biri olan Bahtiyar, Paris’te son derece korunaklı koşullarda yaşıyordu. O zamanlar bilmiyorduk ama çok sonraları -bizim Hammuriye kampında ‘Dünyanın en bireyci adamı’ ismini taktığımız Mohsen Rafighdoost, bir televizyon programında, İran dışındaki muhaliflerin suikastler yoluyla tasfiyesinin kendi sorumluluğu altında gerçekleştiğini açıklayacaktı.[2] Bu koşullarda Mollalar rejiminin hiçbir cinayet işlemediği neredeyse tek ülke olan ABD’ye gidiş Behruz’a bir çözüm olarak görünmeye başladı.

Bu arada eklemek gerekir ki 1990’ların başları, aynı zamanda da dünyanın pek çok yerinde küçüklü büyüklü sol örgütlerin ideolojik, politik, teorik ve stratejik alanlarda önemli dönüşümler içine girdiği bir dönemdi. Ayrıca Behruz’ların örgütü, büyük tutuklamalara maruz kalmış ve ülke içindeki örgütsel yapı tamamen çökertilmişti. Bu yeni koşulların Behruz gibi yirmi yılı aşkın bir süredir sol politika içinde olan biri için, kişisel düzeyde de etkili olmaması mümkün değildi. Behruz, ABD’ye gitmek üzere Paris’den ayrılmadan önce Saint Denis üniversitesinin Siyasal Bilimler departmanının -doktora öncesi programı olan- DEA programına kaydını yaptırdı.

Gerçi Behruz’un elinde sadece bir lise diploması vardı. Ama buna rağmen, liseden sonra en az beş yıllık üniversite eğitimi gerektiren bir programa kabul edilmişti. Bu Saint Denis üniversitesinin köken olarak farklılığından kaynaklanan bir olanaktı. Bu üniversite,1968 altüslüğünün ardından sol akademisyenler tarafından entelektüel elitizme bir yanıt olarak,  İşçi ve Halk Üniversitesi olarak kurulmuştu. Michel Foucault’dan Gilles Deuleze’e, François Chatelet’den Alain Badiou’ya kadar pek çok sol entelektüel’in ders verdiği bu üniversiteye girişte bakalorya diploması koşulu yoktu. Diplomasız işçiler, yabancılar üniversiteye kaydolabiliyorlardı. Elbette takip eden yirmi yıl içinde üniversite, resmi Fransız üniversite sistemine dahil edilmişti. Ama buna rağmen o sisteme bağlı üniversitelerin muhtemelen hiçbirinde olmayan kimi atipik farkılıklar Saint Denis’de hala yaşatılmaktaydı.

Behruz, özellikle Fransa’da yayınladıkları teorik dergiye yazılarını içeren bir cv ile bu programa kaydını yaptırdı. Ben o sıralarda Behruz’un bu üniversite kaydını, daha sonra gitmeyi düşündüğü ABD’deki öğretim kurumlarına kaydolabilmek için yaptırdığını düşünmekteydim. Ne var ki Behruz bu kaydın hakkını verdi. Önce DEA tezini başarıyla tamamladı. Ardından da 1998 yılında ünlü sosyolog ve siyaset bilimci Jean Marie Vincent’in danışmanlığında hazırladığı doktora tezini başarıyla savundu (‘Les Etats nations européens  et l’avenir de la communaute européenne en tant que communauté politique - Avrupa Ulus-Devletleri ve Bir Siyasi Topluluk Olarak Avrupa Topluluğunun Geleceği).

Onun Saint Denis’deki tez savunmasını izlemiştim. Bu tez savunmasından aklıma kalan, savunma sonrası Fransız üniversitelerinde adet olan küçük kutlama kokteylinden (pot de soutenance) bir sahneydi. Behruz’un arkadaşları kokteyle çerez olarak diğer şeyler yanında, İranlıların pek sevdiği karpuz çekirdeği de getirmişlerdi. Bir ara dikkat ettim Jean Marie Vincent bir iki çekirdeği ağzına götürüyor, sonra da ne yapacağını bilemeyip parmakları arasında evirip çeviriyordu. Jüri üyesi iktisat profesörü Nasser Pakdaman bunu gördü ve Vincent’e karpuz çekirdeğinin nasıl yeneceğini açıklamaya başladı. Çekirdeği ağzına attı, bir iki dolandırdı ve birkaç saniye sonra kabuklarını eliyle dudaklarının arasından aldı. Bunu birkaç kere açıklayarak gösterdi Vincent’e. Ama tabii İranlı profesörün bu başarılı performansına rağmen, ancak çocuk yaşlarda öğrenilecek bir şeyi, yetmişine yaklaşmış Fransız profesörün yapması mümkün değildi. Sonuç olarak ünlü İranlı entelektüelin onca çabasına rağmen, Fransa akademisinin önde gelen Max Weber yorumcusunun o kadar gayret gösterdiği halde bir türlü bir karpuz çekirdeğini yiyemeyişine şahit olmak gerçekten eğlenceliydi.

Behruz’la Tez Savunması İçin Geldiği Paris’te (1998)

Behruz birkaç yıl sonra New York’ta New School for Social Research'e yine doktora öğrencisi olarak kaydoldu. Ne yapmak istediğini sorduğumda, akademide çalışmayı hedeflediğini, ama aynı zamanda da esas yazmak istediği kitabı, Charles Tilly gibi birinin yol göstericiliğinde yazmayı düşündüğünü söyledi. Gerçekten de 2004 yılında, Charles Tilly ve din sosyolojisi alanında önemli isimlerden biri olan Profesör José Casanova’nın ortak danışmanlığında hazırladığı tezini başarıyla savundu (‘The Making of the State, Religion, and the Islamic Revolution in Iran’). Çalışması birkaç yıl sonra Palgrave Macmillan tarafından kitap olarak basıldı. Behruz, ikinci doktorasını tamamladıktan sonra, 2007 yılında New Orleans Loyola Üniversite’sinde çalışmaya başladı. Birkaç yıl sonra profesör oldu. 2014 yılında da üniversite kendisine, ABD üniversitelerindeki en yüksek akademik ünvan olan ‘Distinguished Professor’ ünvanını verdi. 

2016 yılının baharında New Orleans’a gittim ve üç ay kadar Behruz’un evinde kaldım. Daha önce 1993 ve 1994 yıllarında da birkaç haftalığına New York’a gittiğimde de görüşmüştük. Ama New Orleans’taki bu üç ay, onca yıllık arkadaşlığımızda birlikte geçirdiğimiz en uzun süreydi. Orada Behruz’un yeni ‘Hoca’ kimliğini yakından gözleme fırsatını buldum. Birkaç dersini izledim. Kırk küsur yıl öncesinin Behruz’unu tanıdığım için, bu değişim bana da ilginç ve çarpıcı gelmişti. Tabii böyle diyorum da, aslında ilk göçmenlik yıllarımız gibi, 2000’li yıllardaki evrimimiz de birbirine benziyordu. Ben de 1993 yılında, daha önce Türkiye’de yayınlanan bir kitabımı temel alarak hazırladığım bir tezle doktora eğitimini tamamlamış ve 2000 yılında Türkiye’ye döndükten sonra üniversitede çalışmaya başlamıştım.

New Orleans’ta iken Behruz’la bu sırada en çok konuştuğumuz, en çok tartıştığımız ve üzerinde sık sık  anlaşmazlığa düştüğümüz konu Orta Doğu idi. Behruz Irak’ın işgali sonrasında bölgede meydana gelen istikrarsızlığın emperyalizm aleyhine gelişmeleri kışkırtacağını düşünüyordu. Ona göre İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin 1916’da Arap dünyası için çizdikleri ünlü Sykes-Picot sınırları berhava olmuştu. İŞİD’in yükselişi gerici Arap rejimlerini daha da çok sarsacaktı. Rojava, Öcalan’ın kontrolü dışında bir deneyim olarak -benim bütün itirazlarıma rağmen Behruz böyle düşünüyordu- Suriye ve Orta Doğu’daki devrimci gelişmelerinin habercisi olabilirdi vb. gibi. 

Kuşkusuz Behruz başta Lübnan, Suriye ve Irak olmak üzere bir dizi Arap ülkesinde on yıla yakın bir süre yaşamıştı, çok iyi Arapça bilmekteydi ve bölgedeki gelişmeleri yakından izliyordu. Ama bence bu analizlerinde o her zamanki iyimserliği çok etkiliydi. Benim içinse tam tersine dünyanın bu bölgesinde olan bitenler, Fransızların ‘Plus ça change plus c’est la même chose’ (Ne kadar değişirse o kadar aynı kalır) deyişine uygun düşmekteydi. Koskoca 20. Yüzyılı bozulmadan geçirmiş Sykes-Picot hattı kanımca tam da tersine kalıcı hale gelmişti. Kolay kolay o sınırları kimse bozamazdı. İŞİD siyasi islamın yükselişini değil çöküşünü simgeliyordu. Ve nihayet Kürtlerin bölgedeki gelişmelerdeki muhtemel etkisi Rojava ile değil, olabilirse böyle bir etki, ancak Türkiye’deki Kürt hareketi sayesinde gerçekleşebilirdi. Bütün bunlara ek olarak, Behruz’un Filistin’in geleceğine ilişkin iyimserliğini de paylaşmıyordum. 

O sıralarda ABD 2016 başkanlık seçimleri için Demokrat Parti’de ön seçimler yapılmaktaydı ve Bernie Sanders birkaç yerde önemli başarılar kazanmıştı. Bu konuda da anlaşamamıştık onunla. Behruz, Sanders’in zaferi konusunda bayağı umutluydu. Hatta Sanders seçildiğinde oluşturacakları bir komite ile, solcu Amerikan başkanına Orta Doğu politikaları konusunda önerilerde bulunacaklarını ve beni de bu komitede görmek istediğini söyledi. Ona ABD’nin asla Bernie Sanders gibi bir başkanı olamayacağını söylediğimde bana, dünyanın ve ABD’nin nasıl değişmekte olduğunu anlatmaya başlıyordu.

Behruz’la New Orleans’ta (2016)

Behruz’la New Orleans’dan sonraki görüşmemiz -ki bu son görüşmemiz olacaktı- 2018 yılının Eylül ayında Berlin’de oldu. Orada on gün kadar benim evimde kaldı. Berlin’e, 1990’ların başlarında faaliyetine son verdikleri örgütlerinin deneylerini değerlendirecekleri bir toplantı için gelmişti. O vesileyle Behruz’un on yıllardır kimilerinin hikayelerini duyduğum ama çoğunu görmediğim, İran’da, Batı Avrupa’da ve ABD’de yaşayan eski yoldaşlarını da görmüş oldum. Doğal olarak benim için en önemli karşılaşma, kendisini ilk kez 1972’de El Fetih’in Hammuriye kampında gördüğüm Hamid (Khosrow Parsa) ile kırk altı yıl sonra yeniden karşılaşmak oldu. O zamanlar Hamid, bizlere pek benzemeyen orta yaşlarda birisi olarak görünmüştü gözüme. Şimdiyse 82 yaşındaydı ama neredeyse Behruz’dan daha genç görünüyordu. Bu karşılaşmanın ardından Behruz bana, Hamid’in devrimden sonra İran’a döndüğünü ve takip eden on yıllarda daima İran’da olduğunu, son otuz yıl içinde uzun süreler hapiste kaldığını söylemişti. Hamid hakkındaki efsanevi bir anektodun gerçek olayları yansıttığını da bu konuşmamızda öğrenmiştim. Bir politik militan ve örgütsel lider olarak Hamid, aynı zamanda uzmanlığını 1960’ların başlarında ABD’de yapmış çok başarılı bir beyin ve sinir cerrahı idi. Uzun hapislik yıllarında bazen hapishaneden çıkarılıp, rejimin kimi önemli figürlerine beyin ameliyatları yapmaya zorlandığı, bir söylenti değil gerçekti.  


 

Hamid (Khosrow Parsa) ve Behruz ile Birlikte Berlin’de (2018)

Behruz Berlin’deki bu toplantının, hareketlerinin yarım yüzyıllık hafızasının toplanması, korunması ve değerlendirilmesi için ilk büyük adım olduğunu söylemişti. Bu toplantıyı birkaç kitap ile taçlandırmayı düşünüyorlardı. Sonrasında bir daha bir araya gelemediğimiz için bu çalışmanın hangi noktalara vardığı konusunda doğal olarak bir bilgim yok.

Onunla en son, onun bir diğer projesi nedeniyle nispeten yoğun bir iletişim içine girdik. Behruz Orta Doğu’da 1960 ve 70’li yıllarda silahlı mücadele deneylerinde yer almış İranlı, Filistinli, Lübnanlı ve Türkiyeli bir dizi eski militanla, Beyrut’ta bir değerlendirme toplantısı düzenlemeyi düşünüyordu. Bu toplantıdan çıkan verilerle bir belgesel hazırlamayı hedefliyordu. Ne var ki Kovid salgını bu projenin hayata geçmesini engelledi. Ama yine de 2022 yazında Beyrut’ta buluşmayı planlamıştık. O tarihlerde bir gün beni Beyrut’tan arayıp, kesinlikle gelmememi, Beyrut’un hala salgınla boğuştuğunu ve kimsenin salgının varlığına aldırmadığını söyledi. Telefon konuşmamızın sonunda, daha sonra New York ya da Ankara’da bu projeyi konuşmak için buluşmak üzere sözleştik.

Bu telefon konuşmamızda bir şey dikkatimi çekmişti. Önce telefon bağlantısında bir sorun var zannettim ama sonra konunun bu olmadığını fark ettim. Behruz’un sözlerini iyi anlayamıyordum. Yine de fazla üzerinde durmadım. Ne var ki takip eden dönemde bir diğer telefon konuşmamızda da aynı sorunu fark ettim. Sonra  31 Aralık 2024 günü ondan aldığım doğum günü mesajında kelimelerin çok dikkatsizce yazıldığını gördüm. Bundan beş ay sonraki son mesajında ise sadece, yine dikkatsizce yazılmış ‘I’m glad about you’ cümlesi vardı. Daha sonra da New York’da yaşayan bir arkadaştan, Behruz’un ciddi bir hastalığın pençesinde olduğunu öğrendim. Görülebildiği kadarıyla Behruz kaçınılmaz sona, ne yazık ki yavaş yavaş ve sancılı bir şekilde varmak zorundaydı.

Bütün bunlar dikkate alındığında Behruz’un ölümü, pek çok yakını gibi benim için de 'ani bir kayıp' olmadı. Bekliyordum, bekliyorduk. Ama tabii buna rağmen, muhtemelen pek çok yakını için olduğu gibi, benim de geçmişimden bir büyük parça gitti gibi.

Girişte söze başlarken de değindiğim gibi, ben bugüne kadar bu kadar uzun süren ve içinde hem yakın arkadaşlık ilişkisinin, hem hapishane ve açlık grevi yoldaşlığının, hem silah, cephane ya da sahte pasaport imalat veya alışverişinin ve hem de devrimci entelektüel ve akademik entelektüel alışverişin yer aldığı bir dostluğu başka hiç kimse ile yaşamadım. O anlamda başkaları için bilmem ama benim için Behruz'un ölümü, bir daha yaşanması mümkün olmayacak bir dostluğun da bitişi oldu. Öte yanda son birkaç yılın onun için çok acılı geçtiğini dikkate alınca şöyle düşünmekten kendimi alamıyorum:

Hani bazı obituary’lerde ‘timeless death’ derler de bazıları da ‘every death is timeless’ diye bu sözle alay eder ya, ben de bunu düşünerek ne yazık ki tam da tersine, Behruz'unki gibi bir hayat yaşamış biri için bu ölümün, belki de ‘zamanında’ hatta biraz 'gecikerek' geldiğini düşünüyorum.

 

Ankara, 16 Ağustos 2026

 

 

 



[1] Behrooz Moazami. İran’da Devlet, Din ve Devrim: 1796’dan Bugüne, İletişim Yayınları, 2018.

[2] https://www.bbc.com/persian/articles/cly36p61vvyo


13 Kasım 2025 Perşembe

Adı Konulamayan Sürecin Birinci Yılında


https://birikimdergisi.com/guncel/12204/adi-konulamayan-surecin-birinci-yilinda

Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 günü meclis kürsüsünden Öcalan’a yaptığı çağrının üzerinden bir yıl geçti. Her ne kadar pek çok şey gizli tutulsa da son bir yılda yaşanan gelişmeler, bu çağrı ile kamuoyuna açıklanan sürecin geldiği yer ve muhtemel yönelişleri konusunda konuşmaya olanak vermekte.[1]

Bahçeli’nin bu çağrısı, bir süredir iktidar ile Öcalan ve Öcalan ile Kandil arasında görüşmeler yürütüldüğüne ilişkin olarak ortalıkta dolaşan haberlerin de doğrulanması anlamına geliyordu. Bu haberler, kamuoyunda bu görüşmelerin ne kadar çözüm odaklı ne kadar siyasal taktik hesaplarıyla bağlantılı olduğuna ilişkin bir merak uyandırmıştı. Çünkü son barış süreci 2015’teki şiddetli çatışmalarla sona erdirildikten sonra iktidar tarafından Kürt hareketi, kendisiyle müzakere yapılacak bir siyasal aktör olarak değil, tasfiyesi hedeflenen bir düşman olarak görülmüş ve bu söylem ve yaklaşım 2024’ün Ekim ayına kadar kararlı bir şekilde sürdürülmüştü. Ama diğer yanda son yıllarda iktidarın taktik ihtiyaçlarına bağlı olarak örneğin 2017 Referandumu, 2019 İstanbul belediye başkanlığı seçimleri ve 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Öcalan ile -hatta belki Kandil ile de- sınırlı hedefleri olan müzakerelerin, pazarlıkların yapılmış olması da kuvvetle muhtemeldi. Hatta 2019 İstanbul belediye başkanlığı seçimleri öncesinde Öcalan ile yapılan görüşmelerin varlığından, ünlü ‘Öcalan mektubu’ sayesinde kamuoyu da haberdar olmuştu. Ama taktik hesaplara dayanan bu sınırlı temaslar bir yana, bir yıl öncesine kadar Kürt hareketi, iktidar tarafından bir çözüm muhatabı olarak görülmemiş, PKK ise savaşçı söylemini ve zaman zaman da propaganda amaçlı silahlı eylemlerini sürdürmüştü.

 

Süreç Neden Başlatıldı ya da ‘Devlet Aklı’ mı Yoksa İktidarın Aklı mı?

Bahçeli’nin Öcalan ile ve Kürt hareketinin diğer bileşenleri ile yapılacak bir müzakere sürecini başlatan çağrısı, yarattığı şaşkınlığın yanı sıra, bu beklenmedik gelişmenin nedenleri üzerine sorgulamaları da gündeme getirdi. İlginç bir şekilde nispeten kısa bir süre içinde, hemen her kanattan siyasal gözlemciler arasında, iktidarın Kürt siyasetindeki bu radikal değişiminin nedenleri hakkında bir oybirliği oluştu. Buna göre, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısını takip eden dönemde Ortadoğu’da o kadar önemli gelişmeler yaşanmıştı ki, ‘Devlet Aklı’ kendisini yeni bir stratejik yöneliş içine girmek zorunda hissetmişti. Bir başka ifadeyle yeni sürecin temelinde o ‘Akıl’ vardı. Kimi daha ‘uçuk’ gözlemlere göre, Erdoğan’ı bu yönelişe zorlayan ‘Devlet Aklı’nın temsilcisi olan Bahçeli’ydi. MHP lideri, mevcut iktidarın ve onun dayandığı ittifakın dışında olan ve devletin genel ve uzun vadeli hesap ve çıkarlarını gözeten çevrelerin sözcülüğünü alıp bu cesur çıkışı yapmıştı. Bahçeli’nin bu konuda ön planda oluşu, Erdoğan’ın ise uzun bir süre konuya mesafeli bir yaklaşım sürdürmesi ancak böyle açıklanabilirdi vs..

Kuşkusuz Hamas saldırısını izleyen ilk bir yıl içinde Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin önemi dikkate alındığında, bu tarz açıklamalarda ilk bakışta doğruluk payı var gibi görülebilir. Ayrıca Türkiye’de ‘Devlet Aklı’ ya da ‘Derin Devlet’ türünden mitlerin her türden siyasal analizin olmazsa olmaz klişeleri olduğu düşünüldüğünde, bu açıklamaların oldukça ikna edici olduğu da söylenebilir. Ancak bu açıklamaların ihmal ettiği bir önemli nokta vardı. 2024 yılında Erdoğan-Bahçeli iktidarının ülke içi siyasette karşılaştıkları güçlükler ve açmazlar ve bunların dayattığı iç siyasete dönük taktik değişim ihtiyaçları, bölgesel çıkarlarla ilgili sözde stratejik adımlardan çok daha büyük bir öncelik taşımaktaydı.

2024’ün Ekim ayında iktidar, Öcalan’la anlaşmasına ilişkin olarak attığı adımların ilanını birkaç hafta ya da birkaç ay geciktirseydi, Türkiye’nin uluslararası ya da bölgesel ilişkileri konusunda herhangi bir şey için geç kalmış olmazdı. Ne var ki iç siyasette son birkaç yılda yaşanan ve son aylarda daha da hızlanan gelişmeler, iktidarı esas bu alanda acil taktik müdahalelere zorlamaktaydı. Her şeyden önce, Bahçeli’nin çağrısından sadece altı ay önce yapılan yerel seçimler, iktidar için alarm zillerini çalmıştı. Acele edilmesi, hem de çok acele edilmesi gereken esas konu buydu. Tam da bu nedenle Bahçeli bu konuşmayı yapmak için, onbeş gün sonra yapılacak olan ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlarının ortaya çıkmasını bile beklememişti. Oysa konu gerçekten de Türkiye’nin başta Suriye olmak üzere bölge ile ilgili stratejik çıkarları ise, başkanlık seçimini beklemekten de öte, Bahçeli’nin yeni ABD başkanının göreve başlayacağı tarih olan 20 Ocak 2025 öncesinde Ortadoğu politikasının ana hatlarını açıklamasını ve bununla bağlantılı -yeni dışişleri bakanı, Ortadoğu temsilcisi, Türkiye büyükelçisi vb. gibi- atamalar yapmasını bile beklemesi gerekirdi

Öcalan ile anlaşma sürecini ‘Devlet Aklı’, ‘uluslararası çıkarlar’, ‘Türkiye’nin sınırlarını büyütmesi’ ve benzeri klişelerle formüle eden araçsal açıklamalar bir kenara bırakılıp, Türkiye siyasetinin son yıllardaki gerçekliğine bakıldığında, çok daha gerçekçi açıklamalara varılabilir. 31 Mart 2024 yerel seçimleri iktidara, eğer gelişmeler böyle devam ederse gelecek seçimleri ancak ‘Maduro metodu’ ile kazanabileceğini göstermişti. Bir başka ifadeyle eğer muhalefetin kimi önde gelen aktörleri siyaset dışına atılamaz ve CHP’nin yerel seçimlerde ele geçirdiği politik üstünlük ortadan kaldırılamaz ise, seçimler ancak günümüz Venezuela’sında olduğu gibi Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı ile kazanılabilecekti. Ne var ki Türkiye gibi otoriter rejimin hala kendisini yeterince güçlü hissedemediği ve sandık meşruiyetine hala ihtiyacı olduğu bir ülkede, bu metot öyle kolay kolay başvurulacak bir yol değildir. Türkiye’de YSK kararı ile kazanılacak bir seçim, başvurulabilecek ‘son çare’ olabilirdi. Bu durumda ‘Maduro metodu’na mahkûm olmak istemeyen iktidar stratejleri için çok daha orijinal taktik manevra ve operasyonlara girişmek tek seçenekti ve doğal olarak Kürt sorunu, bu yeni manevra ve operasyonların merkezi konusu olmak durumundaydı.

Kuşkusuz bu sürecin hazırlıklarına ilişkin olarak iktidar kulislerinde yaşanan tartışma, pazarlık ve manevralara dair hiçbir bilgi mevcut değil. Ancak en akla uygun senaryo, Öcalan ile bu yeni sürecin hazırlık planlarının Erdoğan’ın talimatı ile iktidar kurmayları tarafından hazırlanmış olduğudur. Bu yönelişin kamuoyuna sunuluşunu ise -muhtemelen ciddi tehdit ve şantajlar da içeren yoğun bir pazarlık sonucu- Bahçeli üstlenmiştir.

Türkiye siyasetinde en azından Gezi gösterilerinden beri yaşananlar (Türk) muhalefetin iktidarı ancak Kürtlerle ittifak ederek alaşağı edebileceğini defalarca göstermiştir. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde, 2017 referandumunda, 2019 İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinin tekrarında, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve nihayet 30 Mart 2024 yerel seçimlerinde (Türk) muhalefetle Kürtler arasında sandıkta gerçekleşen fiili ittifak, iktidarın sürekli korkulu rüyası oldu. Ama diğer yanda bu ittifak son derece kırılgandır da. Her şeyden önce, her biri farklı düzeylerde de olsa, (Türk) muhalefetin hemen bütün bileşenleri, Türk milliyetçisi önyargılardan mustariptir ve Kürt hareketine karşı güvensizlikten açık düşmanlığa kadar giden duygular taşımaktadır. Bu ise Kürt hareketi ile ilişki ve ittifak konusunu muhalefetin Aşil topuğu haline getirmektedir. İktidar için manevra ve operasyon alanı yaratan tam da bu zaaftır. Bu anlamda 22 Ekim 2024 günü Bahçeli’nin Öcalan’a yaptığı çağrı, son yıllarda Türk ve Kürt muhalefet arasında oluşan ve 2024 yerel seçimlerinde zirveye ulaşan ittifak ve yan yana gelme eğilimini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir taktik yönelişin kamuoyuna açıklanması olarak görülmelidir.

 

Öcalan Neden Yeni Bir Müzakere Sürecine Katılmayı Kabul Etti?

İktidarın Öcalan’a yaptığı müzakere önerisinin onun kişisel konumu açısından özgün bir nitelik taşıdığı çok açık. Kendisine bu öneri yapıldığında Öcalan yirmi beş yıldır hapiste olan yetmiş beş yaşında bir siyasi mahkumdur. Bu sürede Kürt hareketinin en önemli figürü olarak zaman zaman siyasete müdahale etme imkanını bulabilmiştir. Ne var ki bu çeyrek yüzyıllık uzun dönemde siyasetle ilişkisi tamamen koparılmış bir mahkûm gibi yaşadığı yıllar da olmuştur. Ve işte bir gün gelmiş ve kendisine iki seçenek sunulmuştur. Siyasete sınırlı etkisinin tamamen iktidarın iznine bağlı olduğu mahkûmiyet koşullarının devamı ya da yeniden aktif bir siyasal aktör olma yolunun açılması. Aslında Öcalan’ın kendisine sunulan bu seçenekleri ‘cezaevinde ölmeyi göze almak’ ya da ‘bir ölçüde özgürleşerek hızla önemli bir siyasal aktöre dönüşmek’ olarak algıladığı düşünülebilir.

Tecrübeli bir siyasetçi olarak Öcalan bu seçeneklerle karşılaştığında, Erdoğan ve AKP’nin iktidarda kalma konusunda son derece kararlı olduklarını muhtemelen görmekteydi. Diğer taraftan son yıllarda başta CHP olmak üzere tüm muhalefet partilerinin bu rahatsız edici gerçeği hesaba katarak siyaset yaptıklarının farkında olmaması da mümkün değildir. Ayrıca bu konuda tahmin yapmaktan da öte, nicedir iktidar yetkilileri ile diyalog içinde olduğu için, iktidarın bu kararlılığından çok önceden haberdar olduğu bile söylenebilir. Buradan bakıldığında müzakere önerisini reddetmek, Öcalan için adeta yeni bir müebbet hapis mahkumiyeti almak anlamına gelmektedir.

Diğer yanda Öcalan’a bu yeni müzakere önerisinin hem kendisi hem de Kürt hareketi için çok da elverişli olmayan koşullarda yapıldığı da bir gerçek. 2024 yılında ülke koşulları, önceki barış sürecinin yaşandığı 2010’lu yıllardan çok ama çok farklıdır. O yıllar silah bırakma, barış ya da PKK’nin yasallaşması konularında müzakere yürütmek için son derece elverişliydi. AKP sadece genel olarak Türkiye toplumunun değil, Türkiye Kürtlerinin de yüzde ellisinin oyunu almaktaydı. Ama bu güçlü seçmen tabanına rağmen ülkenin tek hâkimi değildi. Hala belli başlı devlet kurumlarının nispi otonomisi mevcuttu ve ülkede çok sesli bir medya vardı. En nihayet Türkiye’de siyasetin istikrarını altüst edebilecek boyutlarda bir kutuplaşma atmosferi de mevcut değildi. Oysa 2024’ün Türkiye’sinde iktidar sadece Türklerin değil Kürtlerin de önemli bir kesiminin desteğini yitirmiştir. Son seçim zaferi on yıl öncesinde kalmış bir iktidarla yürütülecek bir müzakere sürecinin, muhalefeti bölme ve iktidarı sağlamlaştırma gibi riskler içerdiğini muhtemelen Öcalan da görmüş olmalıdır. Ama öte yanda Kürt hareketinin uzun soluklu mücadele tecrübesi ve örgütlülük düzeyi dikkate alındığında, bu hareketin iktidarın hesaplarını bozacak bir potansiyeli olduğu da açıktır. Eğer Öcalan bu potansiyelin sürecin muhtemel risklerini azaltabileceğini düşünmüşse, bunda çok haksız da sayılmaz.

Öte yanda Öcalan için şu konu da son derece açıktır. PKK için Türkiye’de silahlı mücadele dönemi çoktan kapanmıştır. Sadece son yıllarda askeri teknolojide yaşanan dönüşümler bile, PKK’nin eylemlerini sürdürmesini büyük ölçüde zorlaştırmış, hatta kimi durumlarda imkansızlaştırmıştır. Kırsal nüfusun desteği ile yürütülen gerilla mücadelesi çağı, askeri teknolojideki gelişmelerin yanı sıra, Kürt toplumunun son on yıllarda yaşadığı büyük sosyolojik değişimler nedeniyle de kapanmıştır. Diğer yanda son otuz beş yıldır Kürt hareketi yasal siyasi partileri ve sivil toplum örgütlenmeleri aracılığıyla etkin bir şekilde açık siyaset yapmaktadır. Yine bir sosyal hareket olarak Kürt hareketi, yasal alanda Türkiye toplumunu etkileyebilecek ve değiştirebilecek yeni araçlara da sahiptir. Bir başka ifadeyle müzakere zamanı çoktan gelmiştir. Dolayısıyla çok da elverişli olmayan bir momente bile denk gelmiş olsa, bu yeni fırsatı değerlendirmekte yarar vardır.

En nihayet Öcalan’ın, iktidardan gelen müzakere önerisine yanıt verirken, örgütünün baskısını üzerinde çok fazla hissetmeyen bir lider olduğunu da belirtmek gerek. Öcalan, örgütün geleceği konusunda tek karar sahibi olduğunu bilmektedir. Bu onun açısından yapılmış basit bir tahmin ya da öngörü değildir. Öcalan liderliğinin örgüt tarafından algılanış biçimi, PKK’ye egemen olan siyasal kültürün başat bir unsurudur. Öcalan, örgütün ‘en güçlü’, ‘en tecrübeli’ ya da ‘en sevilen’ bir lideri olmanın çok ötesinde, Kürt hareketinin Weberyan anlamda karizmatik bir lideridir. O tanıma uygun olarak, PKK kadroları ve geniş Kürt kitleleri tarafından tarihsel bir kazanımla özdeşleştirilmiş, adeta insanüstü yeteneklere sahip bir şahsiyet olarak görülmektedir. Bunun mantıki sonucu olarak PKK’de liderin örgüte değil, tersine örgütün lidere sadakati söz konusudur. On yıllardır kendisini bir ‘Önderlik Örgütü’’ olarak niteleyen PKK, liderine sadakatini, resmi örgütsel belgelerinde kayda geçirmiştir. 2000’li yıllarda yenilenen PKK tüzüğünde ve kurulduğunda hazırlanan KCK Sözleşmesi’nde, söz konusu ‘önder-örgüt’ ilişkisi açık bir şekilde formüle edilir. Öcalan fiilen örgütün ‘ebedi önderi’dir; örgütün tüm stratejik yönelişlerinde tek söz sahibidir; dolayısıyla seçilmez, görevden alınamaz ve herhangi bir örgüt organına hesap verme sorumluluğu yoktur.[2] Bu noktada belirtmek gerekir ki, bu açıdan Öcalan ve PKK’nin, ikinci dünya savaşı sonrasında dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkan silahlı mücadele örgütleri içinde oldukça farklı bir yeri bulunmaktadır.

Bütün bunlar, Öcalan’ın yeni bir sürece baş aktör olarak katılma konusunda karar vermesini kolaylaştıran faktörlerdir. Daha sonraki gelişmeler, muhtemelen onun öngördüğü gibi yaşanacak ve Kürt hareketinin tüm bileşenleri fazla sorun çıkarmadan sürece katılacaklardır. Gerçekten de Öcalan’ın PKK ve Kürt hareketi içindeki bu özgün konumu sayesinde, PKK silahlı mücadeleyi sonlandırma ve kendisini feshetme kararını nispeten sancısız bir şekilde almış ve uygulamaya başlamıştır. Kuşkusuz kimi PKK kadrolarının bu gelişmeyi kabul etmekte zorlandıkları düşünülebilir. Kendilerinden tüm hayatlarını adadıkları bir mücadele yordamına son vermeleri istenmiştir. Diğer yanda kendileri için değil hareketleri için de geleceğin neler getireceği belirsizdir. Ayrıca muhtemelen hemen hepsi, sadece örgüt içinde değil, geniş Kürt kitleleri arasında da yaşanan sürece karşı büyük bir güvensizlik duyulduğunu hissetmekte ya da görmekteydiler.

Ne var ki, Türkiye’de silahlı mücadele döneminin kapandığının onlar da farkındadırlar. Öcalan’a tüm itirazları, olsa olsa bunun zamanlaması üzerine olabilirdi. Ama bu konuda da fazla direnemezlerdi. Çünkü bilmekteydiler ki Öcalan karizması, onların sözcükleriyle Öcalan’ın önderliğine tartışmasız sadakat, PKK’nin ve genel olarak Kürt hareketinin birliğinin çimentosudur. Öcalan’ın silahlı mücadeleyi bitirme kararına gönülden katılmasalar da ona direnmek, örgütte ve harekette bir kriz hatta belki de bölünme anlamına gelecektir. PKK kültüründe yetişmiş bir militanın, bunun ifade ettiği politik bedeli ödeyebileceğini düşünmesi imkansızdır. Unutmamak gerekir ki büyük ölçüde bu kültür sayesinde PKK, yaklaşık yarım yüzyıllık dönemde herhangi bir bölünme yaşamamıştır. (Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından çok sayıda militanın PKK’den ayrıldığı bir gerçektir. Ama bu militanların takip eden dönemdeki evrimleri dikkate alındığında, yaşananın bir bölünme değil, çok özel koşullarda örgütten kitlesel düzeyde bir kopuş olduğu görülebilir.)

 

Bir Yılın Ardından İktidar Ne (Kadar) Kazandı?

Eğer Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 günü varlığını ilan ettiği sürecin temel konusu, hızla değişen Ortadoğu’da Türkiye’nin stratejik çıkarlarının korunması olsaydı, geçen bir yılın ardından, sürecin istenen sonuçların çok uzağında olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Sadece şu nedenle ki, son bir yıldaki gelişmeler, bu bölgede karmaşa ve istikrarsızlığın daha yıllar boyu devam edeceğini ortaya koymaktadır. Bu koşullarda iktidar Kürt hareketi ile hangi boyutta anlaşırsa anlaşsın, kısa vadede Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere bölgedeki stratejik çıkarlarını garanti altına alması kolay kolay mümkün olmayacaktır.

Kuşkusuz Rojava, iktidarın Öcalan ile yaptığı pazarlıkların önemli bir maddesidir. Ne var ki tüm önemine rağmen bu konunun, iki nedenden ötürü, sadece iktidar ve Öcalan arasında yürütülecek müzakerelerle bir sonuca bağlanması imkansızdır. Birinci olarak Suriye, on beş yıla yakın bir zamandır, pek çok büyük uluslararası gücün, sadece diplomasiyle değil askerleri, silahları, istihbarat servisleri ve her türlü propaganda araçlarıyla müdahale ettikleri bir ülkedir. Esat rejiminin yıkılmasından sonra İran silahlı Şii militanlarını, Rusya ise uçakları ve varil bombalarını alıp Suriye’den çıkmıştır; ama bu ikincisinin hala bu ülkede bir üssü bulunmaktadır. Öte yanda ABD, İngiltere ve Fransa’nın, Suriye’ye ve bölgeye ilişkin ilgi ve çıkarları önemlerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Dahası şimdi bu uluslararası güçlere yepyeni bir güçlü aktör olarak İsrail de eklenmiştir. Bu koşullarda Rojava konusunun Türkiye için iktidar-Öcalan görüşmeleri ya da pazarlıklarıyla bir çözüme bağlanmasını hayal etmek kolay olmasa gerek.

Diğer taraftan Rojava sorununun çözümünü zorlaştıran bir ikinci faktör daha bulunmakta. O faktör ise, silahın sadece bir politik araç olarak değil, ondan da öte bir kişisel öz savunma aracı olarak Suriye toplumunda ifade ettiği yerden kaynaklanır. Bir başka ifadeyle Türkiye’de PKK’nin silahlı mücadele dönemi kapanmıştır; ama buradan kalkarak Suriye’de Kürtlerin silah taşıma dönemlerinin de kapandığını iddia etmek sadece saçma bir beyanda bulunmak olur. Ortadoğu’nun bu bölgesinde silahı sadece politik değil kişisel düzeyde de gerekli kılan koşullar ortadan kalkmamıştır. O nedenle Türkiye’de gerçekleşecek bir barışın sınırları aşıp Rojava’ya ve Suriye’ye kolay kolay egemen olamayacağını muhtemelen iktidar yetkilileri de farkında olmalıdırlar.  

Tabii sürecin bir yıllık gerçek bir bilançosunun yapmak için, Rojava’ya, Suriye’ye ya da Ortadoğu’ya değil, Türkiye siyasetine bakmak gerekir. Konuya bu açıdan bakıldığında, bir yılın ardından iktidar için koşulların 22 Ekim 2024 öncesine göre daha parlak olmadığı, iktidarın bu bir yılda geleceğini garanti altına alma konusunda çok fazla bir şey yapamadığı ortaya çıkar.

Daha sonraki gelişmeler iktidar kurmaylarının, Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı açıkladığı 27 Şubat 2025’in ertesinde, muhalefete yönelik operasyonların hızla hayata geçirilmesini planlamış olduklarını ortaya koydu. Bu operasyonlar bir yanda CHP’nin cumhurbaşkanı adaylarını ‘telef etme’yi, diğer yanda ise bu partiyi istikrarsızlaştırmayı, parti içinde kaotik bir ortam yaratmayı, bütün bunlarla amaçlanan sonuç alınmazsa gerekirse CHP’yi kapatmayı hedeflemekteydi. Bu amaçla çok kısa bir süre içinde CHP kurultayının iptali davası, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, başta İstanbul belediyesi olmak üzere CHP’li belediyelere yönelik kayyumlar, davalar, gözaltılar, tutuklamalar birbirini izledi.

Ne var ki ne CHP’ye yönelik operasyonlar ne de süreç tam olarak planlayıcılarının düşündükleri gibi işledi. İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından 19 Mart 2025 günü polis barikatlarını aşarak Saraçhane’ye yürüyen öğrenci gençlik, gelişmelere bambaşka bir dinamik verdi. Takip eden günlerde valiliğin tüm gösterileri yasakladığı İstanbul’da, neredeyse şehrin son yıllarda gördüğü en büyük miting ve gösteriler yaşandı. Bunun da etkisiyle, iktidarın kendisini başat politik güç olmaktan çıkarmaya kesinlikle kararlı olduğunu, tüm uzlaşma yollarının kapalı olduğunu nihayet gören CHP, şimdilik de olsa, sadece muhalefetin değil, demokratik muhalefetin de en önemli mevzii olma yoluna girdi. 19 Mart, iktidarın en çok korktuğu şeyin, sokak dinamiğinin harekete geçmesiydi. Eğer 19 Mart ve sonrasında sosyal hareketlilik bu kadar güçlü bir şekilde kendisini hissettirmeseydi, belki de CHP’ye ilişkin planlar hızla gerçekleştirecek ve iktidar tıpkı 2015 yazında yaptığı gibi süreci durdurup, Kürt hareketine karşı bu kez en azından bir ‘soğuk savaş’ı başlatacaktı.

Diğer taraftan CHP’nin de, sürece ilişkin olarak iktidarın hesaplarını boşa çıkartan bir tutum içine girdiğini belirtmek gerek. İktidar kurmayları, muhtemelen tabanının ulusalcı tepkileri nedeniyle, CHP’nin Öcalan ile görüşmelere mesafeli bir pozisyon almasını bekliyorlardı. Hatta bir süre sonra CHP’ye yönelik baskılar şiddetlenince, partinin sürece karşı tam anlamıyla olumsuz bir tutum alabileceği de umulmaktaydı. Ne var ki CHP olumlu söylemini istikrarlı bir biçimde sürdürdü ve kurulan meclis komisyonuna tereddüt göstermeden katıldı. Bunun da etkisiyle DEM Parti, CHP’ye yönelik saldırılara karşı biçimsel düzeyde de olsa dayanışma göstermeye başladı. Bir başka ifadeyle sürecin, iktidarın hayal ettiği muhalefeti bölme işlevi tam olarak başarılamamıştı. 

Sonuç olarak iktidarın bir yıllık çabalarının bilançosunun olumlu olduğunu söylemek kolay değil. İktidar, geleceğini garanti altına almak amacıyla uygulamaya koyduğu projelerini -en başta da CHP’yi bölmeyi ya da destabilize etmeyi- hala gerçekleştiremedi. Bir başka ifadeyle gelecek seçimleri ‘Maduro metodu’ dışında hangi yolla garanti altına alacağını hala belirleyememiş durumda.

Ama bütün bunlara rağmen iktidar, sürecin CHP ile Kürt hareketinin yan yana gelmesini zorlaştıran, hatta bazı durumlarda bunu imkansızlaştıran bir potansiyel taşıdığını düşünmektedir. O yüzden de onu araçsal amaçlarla sürdürmekte hala kararlı görünmekte. Elbette yine oldukça yavaş bir ritimle.

 

Kürt Hareketi Ne (Kadar) Kazandı?

Kürt hareketinin süreçteki bir yıllık bilançosuna gelince, bu konu kaçınılmaz olarak bir belirsizlik taşımakta. Her şeyden önce süreçle ilgili olarak kurulan meclis komisyonunun kendisine verdiği tuhaf isimden kalkarak, bu bir yılın sonunda ‘Milli Dayanışma’, ‘Kardeşlik’ ve ‘Demokrasi’ konularında ne kadar mesafe kaydedildiği üzerine sorgulamada bulunmak, herhalde sadece soğuk bir şaka olarak algılanabilir.

Öte yanda Öcalan’ın 27 Şubat günü yaptığı çağrının adı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ olduğu halde, ilginç bir şekilde Komisyonun isminde ‘Barış’ sözcüğü yer almamıştır. Buna rağmen PKK kongresi silahlı mücadeleyi bitirme kararı almış ve kendisini feshettiğini ilan etmiştir. Bu gelişme, iktidarın sözünü etmekten adeta kaçındığı bir konuda, barış konusunda bir mesafe alındığını göstermekte. Üstelik burada konu sadece barış da değildir. Silahlı mücadelenin sona erdirilmesi ve bu temeldeki örgütün dağıtılması karşılığında, Kürt hareketinin yasal siyaset yapma olanaklarını geliştirecek yasal değişiklikler beklenmektedir. Bunların gerçekleşmesi, bugüne kadar Kürt hareketinde büyük güç kaybına yol açan -İmralı, Kandil, yasal parti ve hatta diaspora şeklindeki- çok merkezliliğin sona ermesi demek olacaktır. Bu merkezlerden birinin cezaevi, diğerinin gerilla kampı olduğu düşünüldüğünde, bu durumun yol açtığı güç kaybının boyutları tahmin edilebilir. Tam da bu nedenle bugüne kadar Kürt hareketinin yasal partileri, parlamentodaki güçleriyle ters orantılı bir faaliyet gösteren zayıf bir merkez olmaktan çıkamamıştır. O anlamda siyasi afla birlikte düşünüldüğünde silahlı örgütün dağıtılması, Kürt hareketinin siyasal ve örgütsel potansiyelinde büyük bir sıçrama anlamına gelebilir.

Bu sürecin ilk adımı olarak Öcalan’ın siyasi aktör konumu son bir yılda belirgin bir hale gelmiştir. Üstelik onun bu yeni rolü her geçen gün daha geniş kesimlerde kabul görmektedir. Kürt hareketinin bu kazanımı, muhtemel bazı sınırlamalarla da olsa, PKK kadrolarının yasal siyasal yaşama katılımlarının çok da uzak olmayan bir gelecekte mümkün olabileceğini gösteriyor.

Ne var ki bu bir yıl içinde Kürt hareketinin Erdoğan karşıtı muhalefetin aktif bir unsuru olmaktan çıktığı da açık. Bunun kaçınılmazlığı her ne kadar ortada ise de, özellikle de DEM Parti’nin bu süreçte ‘Halkla İlişkiler’ konusunda kötü bir sınav verdiği söylenebilir. DEM Parti son bir yılda adeta muhalif Türkleri yok sayan bir tutum izledi. Bunun özellikle 19 Mart ve sonrasında kitlesel hareketlere katılan yeni kuşak gençler üzerinde silinmesi kolay olmayacak olumsuz izlenimler bıraktığı açıktır. Bu gençler gösterilere katılarak ve güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini yaşayarak siyasete ilk adımlarını atarken, DEM Partinin yeterli bir dayanışma içine girmeyişinden ve hele sürecin aktörleri arasındaki yakınlık manzaralarından muhtemelen çok olumsuz anlamlar çıkarmışlardır.

Bir bakıma DEM Parti bu bir yıl boyunca ‘Halkla İlişkiler’ sorununa, esas olarak Kürtlerin sürece olan güvensizliğini giderme amacıyla yaklaşmış gibi göründü. DEM milletvekillerinin iktidar temsilcileriyle ilişkilerinde -geçmişte olduğu gibi- soğuk, mesafeli, hatta kimi zaman hasmane bir görünüm vermelerinin, sürece güvensiz bakan Kürtlerde bu güvensizliği daha da artıracağı düşünülmüş olmalı. Bunu önlemek için de DEM Parti milletvekillerine özel uyarı ya da hatırlatmalarda bulunulmuş, iktidar figürleriyle yan yana geldiklerinde uygulamaları gereken bir tür koreografi oluşturulmuş olabilir. Kimi DEM Parti milletvekillerinin bunu iyice abarttığı, hatta aralarından birinin Devlet Bahçeli’yi ‘en zarif insanlardan biri’ olarak takdim ettiği hatırlardadır. Diğerleri bu kadar ileri gitmeseler de çoğunun benzer durumlarda jest ve mimikleriyle sık sık adeta birer performans sanatçısı gibi davrandıkları söylenebilir. Muhtemelen Kürt kitlelerin sürece güvensizlikleri ile bağlantılı ‘pedagojik’ denilebilecek kaygılardan kaynaklanan bu yaklaşımın en sembolik örneği, DEM Parti milletvekillerini Erdoğan’a hayranlıkla bakarken gösteren videoda ortaya çıkmıştır. Yıllar önce Türkiye Partisi olma hedefiyle yola çıkan bir hareketin, bu kadar kritik bir dönemde, tamamı elbette ki Kürt düşmanı olmayan (Türk) muhalefeti adeta yok sayması ciddi bir sorumsuzluk olarak görülmeli.

Ancak bu sorunlar bir yana, vurgulanması gerekir ki, Kürt hareketinin on yıllar boyunca yaşadığı tecrübeler, onu Türkiye’de demokrasinin tutarlı bir savunucusu haline getirmiştir. O nedenle örneğin içinde bulunduğumuz süreçte iktidarın kenarda hazır tuttuğu düşünülen, ‘Atı alanın Üsküdar’ı geçeceği’ bir erken seçim ya da iktidarın geleceğini garanti edecek yeni bir anayasa gibi projelerin gerçekleşmesine Kürt hareketinin uysal bir biçimde olumlu katkıda bulunacağını düşünmek kolay olmasa gerek gerek.

 

Yasal Siyasal Aktör olarak Öcalan

İktidar kısa vadede sürecin bittiğini ya da süreci bitirdiğini açıklamadığı takdirde, Öcalan’ın siyasete aktif bir şekilde müdahale olanaklarını genişleteceği kesin gibi görünmekte. Bunun hangi biçimlerde gerçekleşeceğini öngörmek elbette kolay değil. İmralı ziyaretlerinden birinden sonra yapılan bir açıklamada, Öcalan’ın cezaevinden çıksa bile İmralı’dan ayrılmayabileceği de söylendi. Bu, Öcalan’ın Türkiye siyasetine katılımının tedrici bir şekilde gerçekleşeceğinin ilanı olabilir.

Öcalan’ın Türk kamuoyundaki kötü ünü nedeniyle, örneğin DEM Parti’nin yerine kurulacak bir partinin resmi başkanı olması belki de imkânsız. Ancak bu gerçekleşse bile, Öcalan gibi bir figürün yasal bir partinin başkanlığını layıkıyla yürütebilmesinin önünde çok daha başka güçlükler olduğunu unutmamak gerek. Her şeyden önce Öcalan’ın teorik-entelektüel konularda kendisine aşırı düzeyde duyduğu güvenin, kamuya açık bir şekilde yapılan siyasette sorun yaratacağı kesin. Öcalan, PKK hareketinin yegâne teorisyeni ve yegâne entelektüeli olarak, bu hareketin son kırk küsur yıldaki tüm teorik ve entelektüel birikiminin yaratıcısıdır. Bu birikimin büyük bir kısmı fazla bir önem taşımıyor da olsa, özellikle cezaevine girdikten sonra yazdıkları ile Kürt hareketinde etkin olan, onun terimiyle ‘ilkel milliyetçiliğin’ geriletilmesinde önemli bir rol oynadığı, böylelikle hareketin entelektüel dünyasında bir teorik sıçrama gerçekleştirdiği söylenebilir. Ne var ki kendisi de çevresi de bu teorik-entelektüel birikim ve yeteneği abartmaktadır. Yasadışı örgütlerde pek zaaf yaratmayan, hatta örgütün birliği ve sürekliliği için işlevli de olabilen bu yaklaşımın kamuya açık bir şekilde yapılan siyasette, özellikle Kürt hareketinin sol hareketle ilişkilerinde sorun yaratacağı muhakkak.

İkinci olarak tüm siyasal ve örgütsel yaşamı boyunca kadrolarını mutlak bir itaat kültürü içinde yönetmiş olduğu için, Öcalan’ın yasal bir partinin bir ölçüde de olsa demokratik olmak zorunda olan atmosferi ile uyum sağlaması kolay olmamalı. PKK’nin 2005 yılında kabul edilmiş tüzüğünün 10. Maddesi onu ve düşüncelerini, ‘Önderlik kurumu’ olarak tanımlar.[3] On yıllar boyunca kendisinin sadece bir kişi olarak değil, aynı zamanda bir kurum olarak da görülmesini kabul etmiş ve benimsemiş olan Öcalan’ın, bizzat kendisi bir kurum olan yasal bir siyasi partinin kültürüne uyum sağlaması çok güç, belki de imkânsız olacaktır.

Üçüncü olarak Öcalan, yirmi küsur yıl boyunca bir silahlı örgütü yönetmiştir. Bu türden örgütlerde liderlik, taktik sanatında tecrübe kazanmaya olanak vermediği gibi usta bir taktisyen olmayı da gerektirmez. Bunun ardından Öcalan, son yirmi beş yılını da cezaevinde geçirmiştir. Bütün bu birikimi dikkate alındığında, tecrübeli tüm otoriter liderler gibi onun da bir siyasi partinin stratejik yönelişlerini yönetmede belli bir yeteneğe sahip olduğu düşünülebilir. Ama ulusal ölçekte siyaset yapan bir yasal partinin faaliyetlerinin en büyük kısmını oluşturan taktik konularda yeterince başarılı olmayabilir.

Belki bizzat Öcalan’ın kendisi de bu sorunların varlığının farkındadır. Gelmekte olan dönemde kendisi için her şeyiyle yepyeni olan ortamlarda, otoriter şef kimliğinden vazgeçmek zorunda kalacağı kesin gibi görünmekte. Bunun yerine hangi kimliği nasıl oluşturacağı ve bunu ne kadar kabul ettireceği de belli değildir. O nedenle bir yasal partinin başına geçmekten çok, resmi bir örgütsel statüsü olmadan, çevresinde -karizmatik liderliğinin bir uzantısı anlamında- oluşacak bir ‘aura’ ile, Kürt hareketini uzaktan yönlendirmesi belki çok daha gerçekçi olacaktır. Kim bilir, belki de söylendiği gibi sadece güvenli bir yer olduğu için değil, esas olarak bu nedenlerle İmralı’da kalmayı istemiş olabilir.

Önümüzdeki dönemde Öcalan’ın Kürt hareketinde ve Türkiye siyasetindeki konumu üzerine konuşunca, doğal olarak aynı şeyi, Kürt hareketi denildiğinde sık sık ikinci önemli figür olarak akla gelen Selahattin Demirtaş için de yapmak gerekebilir. Ama aslında bu ‘ikinci önemli figür’lük Kürt hareketinin gerçekleriyle uyuşmamaktadır. Her şeyden önce, her ne kadar Kürtler arasında olduğu gibi Türkler arasında da sevilen bir siyasetçi de olsa, Demirtaş’ın -Stalin’in Vatikan için sorduğu ünlü ‘Kaç tümeni var?’ sorusunu hatırlatır tarzda- örgütlü Kürt hareketi içinde ciddi bir ağırlığının olmadığını belirtmek gerek. Kürt hareketinde örgüt kültürü son derece güçlüdür; ne var ki Demirtaş PKK disiplini içinde hiçbir zaman yer almamış bir siyasetçidir.

Üstelik onun popüler bir siyasetçi olarak öne çıkışının, çok özel bir momentte, Öcalan’ın da PKK’nin de onaylamadığı bir rolü üstlenmesi sayesinde gerçekleştiği unutulmamalı. 2015’in bahar aylarında, 7 Haziran seçimlerine yaklaşılması nedeniyle Öcalan bir süre geriye çekilmek zorunda kalmıştı. Ateşkes uzun bir süre önce ilan edilmiş olduğu için, Kandil için de benzer bir durum söz konusuydu. İşte bu momentte Demirtaş, ünlü ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ çıkışı ile Öcalan’ın barış süreci için öngördüğü gelişme aşamalarını adeta birbirine katmış, bir anlamda liderin planlarını bozmuştur. Elbette barış süreci bu nedenle değil, AKP’nin 7 Haziran seçimlerinde çoğunluğu kaybetmesi nedeniyle bozulmuştur. Ama buna rağmen, Demirtaş’ın gerek Öcalan gerekse PKK tarafından aforoz edilmesi kaçınılmaz olmuştur. Demirtaş’ın o kritik dönemde inisiyatif alarak yaptığı bu bağımsız çıkışın, ki buna bağımsızlık çıkışı da denilebilir, Öcalan tarafından unutulması mümkün görünmemekte.

Ama tabii Demirtaş’ın popülaritesi hala çok güçlü. Bu ise, çelişkili gibi de görünse, belki de onun işini daha da zorlaştırmakta. Şöyle ki, Kürt hareketinin yasal siyaset yapma olanakları genişletilir ve bu arada o da serbest bırakılırsa, Demirtaş’ın Kürt hareketinin siyasetine popüler bir siyasetçi olarak katılma yolu açılmış olacaktır. Bu durumda Öcalan en azından bir süreliğine bu yolu kapatmak zorundadır. Çünkü her ne kadar Kürt hareketi üzerindeki otoritesi hala çok güçlü de olsa, Öcalan’ın yasal alanda yapılan siyasette Demirtaş ile rekabet etmesi mümkün değildir.

Diğer yanda Demirtaş’ın siyasette çok daha düşük profilli bir rol üstlenmeyi kabul etmesi ya da bir şekilde Öcalan’a sadakatini garanti etmesi gibi durumlar da ortaya çıkabilir. O takdirde siyaset sahnesinde yeniden yer alması kısa vadede mümkün olabilir. Sonuç olarak Demirtaş’ın önümüzdeki dönemde siyasette alacağı yerin, süreçle ilişkili gelişmeler arasında, üzerine tahmin yürütülmesi en zor olan konulardan biri olduğunu vurgulamak gerek. 

 



[1] Bu yazıda iktidar ile Kürt hareketi arasında yürütülen müzakereler ve bununla bağlantılı çalışmalarla ilgili olarak sadece ‘Süreç’ sözcüğü kullanıldı. Çünkü sadece taraflar değil, neredeyse siyasal gözlemcilerin ya da siyaset sınıfının her bir bireyi bu süreci farklı bir isimle adlandırmaya çalıştılar. Daha da vahimi, bu süreçle ilgili olarak kurulan meclis komisyonu daha da ileri giderek kendisine ‘Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi’ gibi sürreel bir isim de verdi. Bu karmaşa karşısında ‘Süreç’ sözcüğü ile yetinmek herhalde en doğrusu.

[2] Bu konuda bkz.: Ergun Aydınoğlu, Fis Köyünden Kobanê’ye Kürt Özgürlük Hareketi, Versus Yayınları, 2014, s. 46-47.

[3] a.y.

Behruz Moazami (1950-2026)

(İranlı devrimci ve Patrick G. O' Keefe Distinguished Professor of History at Loyola University New Orleans ) Bu bir ölüm yazısı (obit...